18 Temmuz 2026 Cumartesi

Nebi ve Resul Farkı meselesi

Ene beşerun mislukum / yuha ileyye (beşer ve kul) / (nebi ve resul)
"De ki ben de sizin gibi bir beşerim ancak bana vahyolunuyor ki ilahınız tek ilahtır" ayeti Kur'an'da iki surede geçer. Bu ayete göre Resulullah'ın hata edebileceği tek yönü "ene beşerun mislukum" (sizin gibi bir beşerim) yönüdür. Abdullah oğlu Muhammed Allah'ın bir kulu olarak bir beşer olarak elbet hata işleyebilir. "Yuha ileyye..." kısmı ise bizden farkıdır. "Yuha ileyye..." yönünde Vahiy alması nebiliktir, Aldığı vahyi tebliğle memur olması resullüktür. Nebilikte hata olsa resullükte kaçınılmaz olarak hata olur. Abdullah oğlu Muhammed Allah'ın bir kulu olarak hata yapabilir ama Allah'ın nebisi ve resulü olarak hatadan beridir. Çünkü nebilik vahiy alması yönüdür resullük vahyi tebliğ etme yönüdür. Vahiy almada ve iletmede hata yoktur.

Deniliyor ki Resulullah hep "ey nebi" hitabıyla uyarılmıştır o yüzden nebi olarak hata yapabilir. "Ey Nebi" hitabıyla uyarılmıştır doğru ama Nebi olarak hata yapabilir doğru değil. Zira "Ey nebi" hitabı ey vahiyle aydınlatılan kimse neden vahyin aydınlığında değil de başka saiklerle hareket ediyorsun uyarısıdır. Zira Nebi hitabı hep kendisine Allah katından vahyolunmasına vurgudur ve muhatap olduğun vahye uy uyarısıdır...

Nebi olmadan resul olunabiliyormuş(!)
Soruyorsun ki delilin ne?
Cevaba bakın hele delil Yusuf 50. Ayet imiş(!)
"50.Kral bu yorum kendisine anlatılınca şöyle dedi: Onu bana getirin. ELÇİ, Yusuf’a ulaştığında Yusuf dedi ki: Efendine dön ve ona ellerini kesen kadınların durumları nedir diye sor. Benim Rabbim o kadınların planlarını zaten hakkıyla biliyor."

Allah'ın resulü ile Fravun'un resulünü ayırt edemeyecek kadar cahil misiniz? Biz resul derken Allah'ın resulünü mü kastediyoruz yoksa kimin resulü olursa olsun isterse şeytanın resulü olsun yeterki resul olsunu mu kastediyoruz? Allah akıl vemiş ama akletmeyince düşülen şu duruma bakın hele. Bir de sanmayın ki bu ayeti sadece sıradan insanlar delil sunuyor. Çok meşhur ve peşlerinde kalabalıklar olan hem de Kur'an'cı diye reklam olunan hoca denen birilerinden de ne acıdır ki bu gafleti dinleme durumunda kalmışızdır...
__________________
Eğer biri kalkar da derse ki ben Kur'an'ı anlatıyorum onun için resulüm ona derim ki hadi oradan o zaman en az senin kadar ben de resulüm. Sen kimin resulüsün? Kendinden menkul resullerle bizim işimiz yok. Allah'ın resulünü Allah tayin eder. Allah'ın tayin etmediği kişi ya kendi resulü ya da onun bunun resulü olabilir...

Nebi resul farkı söylemi çok moda oldu
Deniyor ki nebi hata yapar resul hata yapmaz. Oysa işin gerçeği nebi ve resul ünvanları bir beşer olarak vahiyle irtibatı yönüyle bizden ayrıldığı makamlarıdır. Nebi olması Vahiy almasını resul olması aldığı vahyi insanlığa ulaştırmasını ifade eder.

Kur'an'da iki ayette "deki bende sizin gibi bir beşerim. Ama bana vahyolunuyor" buyrulur. İşte nebi ve resul ayetteki bana "vahyolunuyor" "de" ifadesiyle bizden ayrıldığı yönünün iki tezahürel boyutunu ifade eder. Nebi olarak vahiy alır resul olarak vahyi iletir. Bu iki ünvanın ifadesi tamamen vahiyle ilgili boyutun iki aşamasıyla ilgilidir. Bu bakımdan nebi de resul de vahiyle olan irtibatın ifadesidir.

Nebi hata yapar resul hata yapmaz söylemi asla doğru değildir. Zira nebilik Vahiy almakla ilgili olduğundan nebilikte hata nitelemesi doğru bir niteleme olamaz. Nebilikte hata vahyi almada hatayı ifade edeceğinden kaçınılmaz olarak resullükte hatayı yani hatalı alınmış vahiyleri iletmeyi doğurur ki bu olacak şey değildir. Ayetlerde "ey nebi" hitabıyla uyarılması nebi olarak hata yaptığından değil nebi olarak aldığı vahye bir beşer olarak uygunsuzca bir duruma düşmekte olduğuna vurgu yapıldığındandır. Hata nübüvvet ya da risalette değil beşeriyettedir. Hatayı beşer olarak yapmaktadır ve kendisine aldığın vahye uymalısın hatırlatması yapılmaktadır.

Bir de deniyor ki sadece tebliğ ederken reduldür. Tebliğ etmesinin dışında ise nebidir. Bu iddia doğru olsa idi ayette "amenerresulü" değil "amenennebiyyu" buyurulması gerekirdi. Hatayı nebi olarak yapıyorsa imanı da nebi olarak yapması gerekirdi.

İşin doğrusu resulullah bir kuldur. Ve bir kul olarak imtihandadır. Bir kul olarak iman eder ve hata eder. İman ederken de hata ederken de nebi ve resul ünvanlarına sahiptir. Vahiyle irtibat boyutuyla her an nebi ve resul ünvanına haiz bir beşerdir.

Bir alimin büyük tespiti(!)
Tespitin ifade edilişi:
__Kim demiş ki her resul nebidir!?
__Bak Kur'an ne diyor:
Yusuf 50-Melik dedi ki: Onu bana getirin. Resul kendisine ulaştığında Yusuf dedi ki: Efendine dön ve ona “ellerini kesen kadınların durumunu neydi?” diye sor. Elbet benim Rabbim o kadınların planlarını hakkıyla bilendir.
__Şimdi bak Kur'an melikin Yusuf'a gönderdiği elçiye resul diyor. Şimdi bu resul nebi midir? Bu da gösteriyor ki her resul nebi değildir nebi olmadan da resul olunabilir. Bakın melikin gönderdiği elçiye Kur'an resul diyor ama bu resul nebi değildir sadece resuldür. Ne kadar net, değil mi!
Cevap
__Biz Allah'ın resulleri nebidir dedik başkalarının resulleri nebidir demedik. O ayetin kimin resulünden bahsettiğini anlamak o kadar mı zor?! Sizin ilim dediğiniz bu mu!?
__Size diyeceğimiz şudur: Nebi olmayanlar elbet resul olabilirler ama Allah'ın resulü olamazlar. Tıpkı sunduğunuz ayet örneğinde olduğu gibi ancak onun bunun ya da Fravun'un resulü olabilirler. Eğer siz de onun bunun resulüyüz nebi olmadan da resul olunabilir diyorsanız bize ne sizin resullüğünüzden. Daha Allah'ın resulü ile Fravun'un resulünü ayıramıyorsanız sizle konuşulabilecek bir şey yok...
Hocanın bu ilmî(!) tespitini savunanlara da soruyorum. Resul olmaya olan hevesiniz mi bu hezeyanı farketmenize engel yoksa hocanıza olan bağlılığınız mı hatasını görmenize engel olacak kadar sizi köreltmiş!?

Resulün sünneti nebinin de sünnetidir.
Resul ve nebi Kur'an ile bütünleşik makamlardır. Kur'an'da resule itaat vurgusu resul makamında tebliğ etmesi sebebiyle Allah'ın ayetleriyle yüzleşmemizin resul makamındaki tebliğiyle gerçekleşmesindendir. Ama o, resul makamındaki tebliğini nebi makamında almaktadır. Nebi makamı Allah ile iletişimi, resul makamı bu iletişimin devamında tebliğ anlamında kullar ile iletişimi ifade eder. Mesela bazıları nebi makamında hata yapar resul makamında hata yapmaz diyorlar. Bu doğru bir tanımlama değildir. Nebi makamında hata yapsa resul makamında hata kaçınılmaz olur. Zira vahiy alırken hata yani nebi makamında hata resul makamında hatayı yani tebliğde hatayı doğurur.

Kur'an'da hep ya eyyuhennebi hitabıyla uyarılması ise nebi makamında hata yapması değildir. O hitap ey Allah'ın vahyine muhatap olan kişi Rabbinin sana vahyine uyman gerekirken neden başka saiklerle davranma durumuna düşüyorsun anlamında uyarıdır. Mesela nebi makamında Allah sana helali haramı bildirmişken neden hanımlarınla ilgili bir saikle helal olanı kendine haram ediyorsun sana düşen vahye uymandır uyarısıdır.

Resulullah sadece tebliğ ederken resul makamındadır önermesi de yanlış. Eğer öyle olsa Amenerresulü ayeti amenennebiyyu olurdu.
Resulullah hayatta üç makamdadır. Bir kuldur herkes gibi. Hatayı da bu makamda yapar. Nebidir vahiy alır. Resuldür vahyi tebliğle nemurdur.

Resulün sünneti resulün yaşam ilkeleri demektir. Kur'an'dadır. Buhari ya da kuleynidekiler olsa olsa buhari ya da kuleyninin yaşam ilkeleri olur resulullah'ın değil. Resulullah onun bunun rivayetinde değil Allah'ın kitabında konuşur. Meselenin özü budur...

Hakkı batılla karışık hale getirmeyin şeklinde net ayet mevcutken hak ile batılın karmakarışık olduğu rivayet kitaplarından din edinmek Allah elçisinin tebliği olan Kur'an ile yüzleşebilmiş ve dini Allah'a has kılmakta olan bir kimsenin yapabileceği bir şey değildir...

Allah'ın insanlarla iletişim kurması olayı (vahiy)
Şura 51.Allah bir beşere ancak vahiy olarak yahut perde arkasından ya da bir resul gönderip ona kendi izniyle vahiy buyurarak kelam eder. Yüce olan O’dur, gerçeğin hükmünü ortaya koyan O’dur.
__________________
Allah havarilere de vahyetti bize de vahyetti. Ama Musa resule, İsa resule ve Muhammed resule vahyettiği gibi bize ve havarilere vahyetmedi. İsa resule, Muhammed resule melek resuller vasıtasıyla ya da direk kalbine vahiy buyurarak vahyetti. Ayrıca Musa resule perde arkasından da yani görüntü olmadan sesli olarak da vahyetti. Havarilere ve bize de vahyetti ama melek resul yoluyla ya da direk kalbimize olarak değil, İsa resul ve Muhammed resule nübüvvet makamında vahyettiği risaletle bizi yüzleştirerek vahyetti...

Bu durumda Allah ile iletişim kurduğunu söyleyenler kamufle olmaksızın direk olarak vahiy alıyoruz demeliler. Zira vahiy kelimesi yerine ilham kelimesini kullanarak kamufle olmak mümkün değildir. Bu manada vahiy ile ilham aynı şeydir. Allah ile iletişimin yolları bu ayette açıkça ortaya konmuştur. Allah’tan vahiy alanlarsa sadece nebilerdir zira vahiy almak nebiliktir ve nebiler bu vahyi tebliğle memur olmakla resul olurlar. Allah bir insana ancak vahyederek konuşur. Eğer direk kalbine vahyediyorsa yahut melek elçi göndererek vahyediyorsa ya da görmeyeceği şekilde seslenerek vahyediyorsa o kişiyi nebi kılmıştır. Zira bu iletişimin adına nübüvvet denir. Bu iletişimdeki haberi iletmekle görevli kılmasına yani toplumsal aydınlığa matuf vahiyleri tebliğle onu memur kılmasına Risâlet denir. Allah’ın insana bu tür kelam etmesine biz nübüvvet makamında vahyetmesi diyoruz. Bir de nübüvvet nakamında vahyettiği resulüne bildirdiği risaleti resulünün tebliği suretiyle Allah diğer insanlara kelam etmiş olur ki buna da Risâlet vasıtasıyla iletişim kurma denir. Yüce Rabbimiz resulü Muhammed’e nübüvvet nakamında vahyetmiş, resulünün Risâlet’ini tebliği yoluyla da bize vahyetmiştir...

Nebilik ve Resullük
Allah'ın, kulları arasından seçtiği ve iletişim kurduğu kişi her an nebilik makamındadır ama sadece ayetleri tebliğ ederken resullük makamındadır söylemine katılmıyorum.
Benim okumalarımdan anladığım şudur:
Seçkin kılınan ve sadece bireysel anlamda bir vahiy iletişimi ile kalmayıp toplumsal anlamda da aydınlatma görevi yüklenen Allah'ın bu kulları her an kulluk makamındadırlar her an nebilik makamındadırlar ve her an resullük makamındadırlar. Kulluk da nebilik de resullük de onların nitelikleridir, yaratılıştan ve sonradan edindikleri makamlarıdır. Azledilmedikleri sürece nebilikleri ve resullükleri kendilerinde mevcut bir özelliktir.

Vahiyle yüzleştirilip buyruklara muhatap kılınması nebilik makamını, vahiyleri tebliğle memur kılınıp insanlığı aydınlatma görevi yüklenmesi resullük makamını ifade eder.

Eğer Allah ona "ey nebi!" diye hitap ederse 'ey vahiyle yüzleştirilen kişi vahye uygun davranman gerekir' hatırlatmasıdır, eğer Allah ona "ey resul!" diye hitap ederse 'Allah'n ayetlerini olduğu gibi iletmen ve insanlığa vahyin aydınlığını sunman gerekir' hatırlatmasıdır.

Ey nebi niçin böyle yapıyorsun demek 'neden yüzleştiğin vahye göre değil de başka şeylere göre davranış belirliyorsun? Yapman gereken vahye göre helal haram edinmen davranış belirlemendir!' uyarısıdır. Ey resul şunları ilet hitabı ise aldığın vahyi resullüğün gereği olarak eksiksiz iletmen bir görevdir hatırlatmasıdır.

Eğer her an nebi olsalar ama sadece ayeti tebliğ ederken resul olsalardı bakara suresi 285. Ayette 'Amenen nebiyyu yani nebi iman etti' diye hitap edilmesi gerekirdi. Oysa ayette 'Anenerresulu yani resul iman etti' diye hitap edilmektedir. Bu da gösteriyor ki bu seçkin kullar iman ederken ve hayatın bir parçası olan herhangi bir eylemi yaparken hem kuldurlar hem nebidirler hem resuldürler.

Kul olmaları bizim gibi bir beşer olmaları yönüyledir. Nebi olmaları Allah'ın onlarla vahiy iletişimi kurması yönüyledir. Resul olmaları vahiy iletişimi neticesi kendilerine yüklenen insanlığı aydınlatmaları görevi yönüyledir.

Netice olarak vahiy iletişimine muhatap olmadan insanlığı o vahiylerle aydınlatma görevi yüklenemeyeceğinden nebi olmadan resul olunamaz. Bu bakımdan her resul nebi olmak durumunda olduğundan Muhammed as son nebi olarak aynı zamanda son resuldür ve her an hem kul hem nebi hem resul makamındadır...

Ben Resulüm dersen eğer...
Derim ki bizim yaptığımız sadece resulün tebliğine davettir hepsi bu. Biz de resulüz diyorsan bu doğru değil. Eğer resulsen kimin resulüsün? Allah seni ne zaman resul tayin etti? Yok ben kendim o makama kendimi atadım diyorsan o zaman derim ki ben kendinden menkul resullerden söz etmiyorum. Allah'ın resullerinden söz ediyorum. Eğer dersen ki ben Allah'ın resulüyüm zira onun ayetlerine çağırıyorum. O zaman derim ki sözüm yok sana kendini hangi makamda sandığın senin sorunun.

Demem o ki bir zan söylemden değil Allah'ın resulünden söz ediyorsak o resul nebilik nakamında resul tayin edilen kişidir...

Fravunun resulü olmak başka Allah'ın resulü olmak başka önce bunu bir anlasanız keşke
Muhammed resulullah bazıları için son resul değilmiş. Reşat diye, Edip diye, Evrenesoğlu diye yeni yeni resuller türemiş. Ama bu resullerin imanlıları Muhammed resulullah'ın risaleti olan Kur'an'dan delil arayışına girmişler. Kendi resullerinin risaletlerinden konuşamıyorlar.

Bu kafalar kitap denince mushaf sanıyorlar. Hal bu olunca nebiler kitap almış resuller almamış sadece vahiy almış haber almış diyerek Muhammed son nebidir ama son resul değildir diye birşey uyduruyorlar. Sanki Allah kitabı indirdik derken mushafı indirdik diyor ya da yazılı bir belgeden söz ediyor. Daha Kur'an'ın söz olarak Muhammed resulullah'ın kalbine vahyolunduğunu mushaf olarak indirilmediğini göremiyorlar.

Kur'an'ın kitap dediği birebir mesajdır vahiydir. İşte bu aşama nübüvvettir. Vahiy Alan, Allah'la iletişimi olan nebi olur Eğer alınan bu mesajlar içerik olarak toplumsal bir hidayet yekününü sunuyor ve nebiye risalet yüklüyorsa işte o zaman nebi resul de olur. Bu bakımdan nebi olamayanın resul olması diye birşey yoktur.

Nebi olmayan resuller elbet var. Kur'an'da da geçiyor. Ama Allah'ın resulü değil mesela Firavunun resulü. Bu kendinden menkul yeni resuller de bilemem kimlerin resulü ama tabiki değiller Allah'ın resulü. Muhammed resullah hatemun nebi olduğundan aynı zamanda hatemurresuldür. Ne kadar da yalancı resuller türedi ve yalancı resullere müritler. Bu müritler Kur'an'da kafalarındakine müteşabih ayetlerin arayışına düşmüş "fi kulubihim zeyğun"lar olarak nasıl da ayetleri çarpıtıyorlar...

Kitabın mushaf olmadığını mesaj olduğunu vahiy olduğunu anlayamayanlar sadece bunlar değil maalesef. Arkasında kltleler olan ve Kur'an'ı Hikmet usulünce açıklayan ve "bilenler topluluğu" diye kendi hocalar grubunu pazarlayanlar da kitapla mushafı ayıramayorlar. Bu yüzden hocaları "kitabı ve hikmeti indirdik" ayetini diline dolayıp kitap Kur'an peki hikmet ne diye sorarak hadisleri Hikmet diye Kur'an'ın yanına eklentilemeye çalışıyor. Peki adama sormazlar mı indirilen Hikmet Kur'an'dan başka blr şey madem indirilen furkan ne, indirilen nur ne, indirilen beyan ne, indirilen zikir ne?

Hatta bir keresinde "bilenler topluluğu" diye bir usulle Kur'an'ın gerçek anlamını insanlığa sunma makamında Kur'an dersleri yapan hikmetli hocamız her resulün nebi olmadığını ispatlamak adına Firavunun etrafa resuller gönderdiğini bildiren ayeti delil gösterdiğine tanık olmuştum da alim olmak buysa ben cahil kalayım daha iyi diye düşünmek durumunda kalmıştım(!)

Kitap Kur'an Hikmet Ne Meselesi

Diyorsun ki hikmet Resulullah'ın Kur'an'dan çıkardığı hükümlerdir(!)

Allah kitabı ve hikmeti indirmiştir. Kitap Kur'an peki hikmet ne? Hadi söyleyin bakalım. Söyleyemezsiniz! Hadisleri kabul etmeyenler kilometrelerce yanımıza yaklaşmasınlar. Onlarla ahiret gününde görüşeceğiz. Cehennemde yanarlarken biz seyredeceğiz.

Anlaşılan o ki kitapla mushafı ayırt edemiyorsun! Allah'tan yetki almış gibi cennetten oturmuş cehennemlikleri gözlüyorsun(!) Ve gidiyorsun Kur'an'dan başka yerlerden Resulullah'ın Kur'an'dan çıkardığı hükümler diye dine hikmetler kotarıyorsun? Peki ama neden? Kur'an açık değil mi anlaşılır değil mi ya da yeterli değil mi? Açık ve yeterli olmayan bir kitap kendisinden başka ilah olmayana nisbet edilir mi? Mubin mufassal müyesser ne demek bilmiyor musun? Allah mı meramını anlatamamış yoksa sen mi anlamaktan aciz olunca oraya buraya yalpalıyorsun? Allah adına ne hakla ahkam kesiyorsun?

Allah kitabı hikmeti indirdim diyor peki senin Resulullah'a hikmet diye isnat ettiğin o birilerinin rivayetlerinde yazılanları Allah mı indirmiş? Kur'an'dan başka kitabınız var da ondan mı ders alıyorsunuz? (Kalem 37), ne hakla hikmet diyerek onun bunun rivayetlerinden Kur'an'a hakem tayin ediyorsunuz? (Enam 114), Kur'an dışında kimin rivayeti sözlere hikmet diye iman ediyorsunuz? (Casiye 6), demek biz cehennemde cayır cayır yanarken siz cennetten bizi seyrediyorsunuz(!) Siz Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? (Hucurat 16), uydurduğunuz hikmetli usul denen efsununuz doğru olsa başta Araf 3 yanlış olur bunu bile göremiyorsunuz...

Adam hâlâ kitabı mushaf hikmeti başka bir şey sanıyor(!) Resulullah Kur'an'ı anlayamamış ki cebrailden ayrıca hikmeti yani Kur'an'ın anlaşılmasını da öğrenmiş. Bu adamlardan din öğrenmekten Allah'a sığınırım...

Hala konuştuğu şey nebi ve resul farkı olması üzere kur'an bağlamında Allah'ın resulü iken beşerin resulünü örnek veriyor hayret bunlara. Yusuf'a erresul gelmiş. kim fravunun resulü. Ne alakası var şimdi bu örneğin resul nebi farkıyla ve Allah'ın resulü konusuyla...

Hikmet Kur'an'dan çıkarılan doğru hükümmüş. Bu kadar kelime oyunu olur mu? Hikmet gerçeği ortaya koyan hüküm demektir o da Kur'an'ın ayetlerinin sıfat ismidir. Kur'an'dan çıkarılan hükümmüş yani kur'an'dan başka bir şey! illa Kur'an'dan başka bir yerlerden hikmet kotaracak...

Kafaları o kadar karışık ki sünnet konusunda kendi eleştirdikleriyle aynı duruma düştüklerini bile göremiyorlar. Üzgünüm.

Hikmet peygamberimizin Kur'an'dan çıkardığı hükümlerdir diye bir safsata üretilmiştir...
Allah Kuran'ı indirmiştir resulullah Kur'an'ı tebliğ etmiştir. "Kur'an" "okuma" demektir. Vahyolunan ayetler hayatın bir okumasıdır. O bakımdan vahiyler öncelikle sıfat isim olarak Kur'an adını almıştır. Kur'an'da geçen kitap hikmet nur furkan beyan Kur'an vb tüm isimler vahiylerin sıfat isimleridir. Kitap başka hikmet başka değildir. Elkitap Allah'ın mesajı Allah'ın yasası demektir. ElHikme gerçeğin hükmü demektir. Kur'an Allah'ın mesajıdır ve gerçeğin hükmüdür. Bazı hocalar hikmet peygamberimizin Kur'an'dan çıkardığı hükümlerdir diye bir safsata ürettiler. Oysa ayet kitabı ve hikmeti indirdik diyor. İndirilen Kur'an'dır peygamberimizin Kur'an'dan çıkardığı hükümler diye indirilen bir şey yoktur. Kur'an'ın yanına din diye kotarılan her söylem Kur'an'a şerik üretilmiş olur neuzü billah...

Kitap Kur'an peki hikmet ne...
Evet, bir usul olarak söze böyle başlayan sayın hocamızın cümleleri şöyle devam ediyor:

Allah kitabı ve hikmeti indirdiğini söylüyor. Kitap Kur'an peki hikmet ne? Hadi cevap verin bakalım! Hikmet resulullah'ın Kur'andan çıkardığı hükümlerdir(!) Bu bakımdan hikmet buharidedir, müslimdedir, kütübi sittededir(!) Sünnet bize hadisler yoluyla gelmiştir. Sadece Kur'an değil sünnet de korunmuştur elimizdedir. Hadisleri kabul etmeyenler sakın kilometrelerce yanımıza yaklaşmasınlar. Onlarla ahirette görüşeceğiz. İslam kitap sünnet bütünlüğünde okunmalıdır. Bu dini en iyi resulullah anlar şüphesiz. Resulullah Kur'an'da değil hadislerde konuşuyor(!) Bu yüzden her hadisin mutlaka Kur'an'da bir aslı vardır olmalıdır. Zira resulullah bir şey demişse mutlaka Kur'an'dan çıkardığı hükmü söylemiştir. Bu bakımdan hadisin Kur'an'daki yerini iyice araştırıp bulmak lazım. Bu öyle bireysel olarak yapılabilecek bir şey değildir. Ekip çalışması yapmak gerekir. Biz hadislerin Kur'an'daki aslını araştırıyoruz ve hikmetli okumalar yapıyoruz. Kitap ve sünnet bütünlüğünü uyguluyoruz. Bu metodu bize Allah Kur'an'da öğretti(!) Dini anlama noktasında bizim kadar hadis kullanan yoktur. Ekip olarak çalışıyoruz. Uzun bir süreçte yemeği pişirip önünüze getiriyoruz. Kur'an alimler topluluğu için açıklanmıştır(!) Öyle bireysel olarak okunabilecek ve hüküm çıkarılabilecek bir kitap değildir(!)

Bu satırlarda okuduğunuz bir usul olarak tezahür olunan bu gafletin yaman çelişkisi zihinsel bir körelme olarak algıya yansıdı ve din şirketleşti. Allah’ın dini Allah’ın kitabında aranacakken onun bunun kitabındaki din Allah'ın kitabında aranır oldu. Oysa dinin asıl hüviyeti tevhit idi. Vahyin hikmeti dinin Allah'a has kılınması, insanlığın özgür kılınması idi.

Şimdi bu gafletin ifade bulduğu zihne birkaç kelam edelim. "Kitap Kur'an peki hikmet ne!" sualine cevap verelim. "Hadi söyleyin hikmet nedir!" meydan okumasına ve "söyleyemezler" diye kendince cevaplar sunmasına bir bakalım. Söylemin sorunlarına ve işin aslına bir göz atalım. Bir yandan hikmeti indirilmiş sunup diğer yandan hikmeti indirilen kitap olan Kur'an'da değil ondan bundan rivayet olunan kitaplarda aramasına biraz hayret edelim.

Sayın "kitap Kur'an peki hikmet ne" diye sorup o kitaptan bu kitaptan bize nice hikmetler kotaran abimiz! Hikmet söylemi başka bir şey indirilen hikmet söylemi başka bir şey bu farkı gözetmen lazım önce. Eğer indirilen hikmetten söz ediyorsan indirilen kitapta araman lazım o hikmeti. İndirilen hikmet Kur'an'da olur rivayet kitaplarında olmaz. Hani "kitap Kur'an peki hikmet ne" diye sorup mushaf Kur'an peki hikmet ne dediğini sanıyorsun ya önce şunu bil! Senin kitap dediğine Araplar mushaf diyor. Gökten mushaf mı indirildi sanıyorsun? Allah yasayı mesajı hikmeti nuru ölçüyü açıklamayı hatırlatmayı aydınlığı yarım ömürlük bir süreçte resulullah'a vahyetti ve bu lütfolunan tüm sunumlar neticede sayfalara kayıt düşülerek mushaf oldu. Kitap da hikmet de nur da beyan da furkan da mushafa kayıt düşülmüş Allah'ın lütfu olan ayetlerdir. Sen hâlâ kitap Kur'an peki hikmet ne diye sor bakalım. O zaman ben de sana sorayım. Senin mantığınca kitap mushaf oluyorsa ve adı Kur'an ise peki furkan ne oluyor başka bir mushaf mı? Hani hikmeti mushaftan başka yerde arıyorsun ya indirilen furkanı nuru beyanı nerede arıyorsun? Artık bir yerde mantık hatası yaptığını gör. Ve kitap sünnet bütünlüğü söylemiyle kaynağı tevhit olan dini bir çok kitaba çıkarıp şirketleştirme durumuna düştüğünü fark et. Yaptığın bu tanımlamayla renkli bir gözlük taktığın için hiçbir şeyi öz rengiyle göremeyeceğini öğren. Bu usul dediğin şeyin gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemek olduğunu anla. Eğer çıkış noktan buraysa varacağın yer ancak hüsran olur. Söylemin çok yaldızlı olsa da kazancın kayıp olur hüsran olur. Bizim son sözümüz de dini Allah'a has kılanlara selam olur. Gereken uyarıyı yaptığımız içinde içimizde huzur bulmuş bir vicdan olur..

Kur'an diyor ki hikmeti başka yerde arama!
Başka bir ilah mı var ki hikmeti başkalarının kitaplarında arıyorsun...

Kitap Kur'an hikmet ne diye soran hikmetliler okusun! (İsra Suresi))
22-Allah’ın yanı sıra başka da bir ilah uydurma! Yoksa paylanmış ve terk edilmiş bir halde kalırsın.
23-Rabbin sadece kendisine kul olmanızı ve ana babaya gereğince davranmanızı hüküm olarak vaaz etmiştir. Eğer onların birisi ya da her ikisi yanında yaşlanırlarsa sakın onlara “öf” bile deme! Onları azarlama! Onlara değer ifade eden sözler söyle!
24-Onları merhametle koruman altına al. Şöyle de: Rabbim! Nasıl ki onlar beni küçükken özenle büyütmüşlerse sen de onlara rahmetinle muamele eyle.
25-Rabbiniz içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer uygun davranışlı kimseler olursanız elbet Hakk’a yönelim üzere olanları bağışlayıcıdır.
26-Yakınlığı bulunana, gereksinimi olana ve yol ihtiyaçlısına hakkını ver ama sakın saçıp savurma.
27-Doğrusu saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olurlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankör olmuştur.
28-Eğer Rabbinden umduğun bir rahmetin peşinde olduğun için onlara yakınlık sergileyememe durumunda kalırsan hiç değilse onlara sıkıntılarını hafifletecek sözler söyle.
29-Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma! Sonra azarlanan ve muhtaç olan durumuna düşersin.
30-Rabbin gerek gördüğüne rızkı geniş tutar gerek gördüğüne ölçülü verir. Elbet kullarından haberlidir, durumlarını görücüdür.
31-Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyiniz! Onları da sizi de biz rızıklandırıyoruz. Elbet onları öldürmeniz büyük bir günah olur.
32-Zinaya yaklaşmayınız. Doğrusu çok çirkin bir eylemdir, çok kötü bir yoldur.
33-Hakkaniyetin gereği olmaksızın Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayınız. Kim haksızlığa uğrayarak öldürülürse onun velisine yetki vermişizdir. Sakın öldürme konusunda sınır tanımazlık etmeyiniz. Zaten hukuk onun yanındadır.
34-Yetimin malına ancak gereğine en uygun şekilde yaklaşınız. Ta ki erişkin olmasına kadar bu şekilde davranınız. Sorumluluğun gereğini yerine getiriniz. Sorumluluk sorgulanmayı gerektirir.
35-Ölçtüğünüzde ölçüyü tam yapınız! Doğru teraziyle tartınız! İyi olan budur, en uygun neticeyi sağlayacak olan budur.
36-İlmin olmayan konunun arkasına düşme. Kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumlu olacaktır.
37-Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara ulaşabilirsin!
38-Tüm bunların asıl kötülüğü ise Rabbinin katında hoş karşılanmayan şeyler durumunda olmalarıdır.
39-Bu sunumlar, sana Rabbinin hikmet olarak vahyettiği ayetlerden bazılarıdır. Allah’ın yanı sıra başka da bir ilah uydurma! Sonra azarı yiyip kovularak cehenneme atılırsın.

Kitap Kur'an peki hikmet ne...
Kitap Kur'an peki hikmet ne sorusu basiretsizliktir. Bu soruyla Kur'an dışından din kotarmak nasipsizliktir. Bu soruya aldanıp söylem sahiplerinin peşine takılmak düşüncesizliktir.

Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka evliya (rehberler otoriteler ermişler ulema sınıfı alimler topluluğu) diye birilerine uymayın! Az olsun düşünmüyorsunuz! Araf 3

Kur'an vahyi kitap, hikmet, nur, furkan, beyan olarak insanlığa tenzil olmuş Allah'ın ayetleridir.

Allah'ın vahyettiği hikmet olan ayetleri okuduğu halde hikmeti başka şey sanıp mushaf ile kitabı ayırt edemediği için "kitap Kur'an peki hikmet ne" diye sormak ve Kur'an'ın anlayacak olanlar için açık ve net olmasını, anlama niyeti, gayreti olanlar için Allah’ın açık bir sunumu olmasını "Kur'an alimler topluluğu için açıklanmıştır" söylemiyle bireysel okumanın yanlışlığına yormak ve Kur'an dışından hikmetler üretmekten dem vurmak ne kadar acı ve furkandan ne kadar nasipsiz bir durumdur. Allah, Kitap hikmet nur furkan beyan olarak tenzil buyurmuş olduğu Kur'an ayetlerini okuduğu halde başka yerlerde hikmet peşine düşüp nasipsizce yalpalayanlardan olmaktan cümlemizi muhafaza buyursun inşaallah...

İsra Suresi:
22-Allah ile beraber başka bir ilah edinme! Yoksa paylanmış ve yüzüstü konmuş bir halde kalakalırsın.
23-Rabbin sadece kendisine kul olmanızı ve anne babaya gereğince davranmanızı hükme bağladı. Eğer onlardan biri yahut her ikisi senin yanında yaşlılık dönemine ulaşırsa sakın onlara “öf” bile deme! Onları azarlama! Onlarla saygın şekilde konuş!
24-Onlara iyilikten yana hürmette kusur etme. De ki: Rabbim! Beni küçükken merhametle bakıp büyüttükleri gibi sen de onlara merhametini ihsan eyle!
25-Rabbiniz içinizde olanı en iyi bilendir. Uygun davranan kimseler olursanız elbet kendisine dönüp yönelenlere mağfiret edicidir.
26-Yakınlığı olana, gereksinimi olana, yolculukta olana hakkını ver ama saçıp savuran olma!
27-Elbet saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.
28-Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti elde etmeye çalışmak üzere onlardan uzak kalmak kendileriyle ilgilenememek durumunda kalırsan hiç değilse onlara sıkıntılarını hafifletecek kolaylık gösterici söz söyle.
29-Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma! Sonra kınanmış ve üzülmüş bir halde kalakalırsın.
30-Rabbin gerek gördüğüne rızkı geniş tutar gerek gördüğüne ölçülü verir. Elbet O, kullarından haberdardır, hakkıyla görendir.
31-Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin! Onları da sizi de biz rızıklandırıyoruz. Elbet onları öldürmeniz büyük bir hata ağır bir suç olur.
32-Zinaya yaklaşmayın. Doğrusu o, çok çirkin bir eylemdir, çok kötü bir yoldur.
33-Hakkın hukukun gereği olmaksızın Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere hukuksuz bir şekilde öldürürlerse onun velisini yetkili kılmışızdır. Sakın öldürme konusunda sınırı aşmasın. Zaten o desteklenen konumdadır.
34-Olgunluk dönemine ulaşmasına kadar ancak en uygun şekilde yetimin malına yaklaşın. Ahde vefa gösterin verilen söze uygun davranın. Doğrusu verilen söz sorumluluğu gerektirir.
35-Ölçtüğünüzde ölçüyü tam yapın! Doğru teraziyle tartın! İyi olan budur, en uygun neticeyi sağlayacak olan budur.
36-Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin ardından gitme! Doğrusu kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumlu tutulacaktır.
37-Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara ulaşabilirsin!
38-Tüm bunların asıl kötülüğü Rabbinin katında hoş karşılanmayan şeyler olmalarıdır.
ذَٰلِكَ مِمَّا أَوْحَىٰ إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ ۗ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلَٰهًا آخَرَ فَتُلْقَىٰ فِي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَدْحُورًا
(İsrâ 17:39)
39-Bunlar, sana Rabbinin HİKMET olarak vahiy buyurduklarındandır. Allah ile beraber başka bir ilah kılma! Sonra kınanmış ve kovulmuş bir halde cehenneme atılırsın...

Musa ve Bir Kul (Hızır) Meselesi

Musa ve bir kul ve izahların çelişkisi
O bir kula hızır deseniz, nebi deseniz, melek deseniz ne fark edecek? Sonuçta "ben kendiliğimden yapmadım" diyerek işi Allah'ın emri diye sunuyor...

Önemli olan o bir kula Hızır ismini vermek ya da melektir demek değil. Orası gereksiz bir ayrıntı. Sorun şu ki konu Kur'an'da bir kul ismi ile anlatılıyor ve o bir kul melek ya da cebrail dediğinizde de sırf annebabasına bir sınav olmasın annebabasını yanlışa sürüklemesin korkusuyla bir cana kıyıyor.
Durum bu olunca çelişki üzerine çelişki...

Bir çocuk ki KORKTUK VE ÖLDÜRDÜK. Korkan kim melek mi? Melek kafasına göre bilgiyle değil zanla korkuyla katil mi oluyor? BEN KENDİLİĞİMDEN YAPMADIM dediğine göre Allah'ın emri olarak mı yapmış ve bu durumda Allah bilgiyle değil de zanla korkuyla adam mı öldürtüyor?

Hani Allah "evladınız sizin için bir imtihandır" diyordu? Neden bu anne baba için evladı imtihan olmasın diye öldürtüyor?
Hani Allah "sizi mutlaka sınavdan geçireceğiz" diyordu. Neden bu anne babaya çocuk imtihan olmasın diye çocuk öldürtülüyor?

Hani Allah zanla iş yapmazdı? Nasıl oluyor da bu çocuk gelecekte anne babanın başına bela olabilir zannıyla KORKTUK Kİ gibi bir söylemle öldürülüyor?

Madem ki Allah birileri zulme uğramasın diye bir duyarlılıkla bir kaygıyla daha çocukken böyle yılan olabilecek olanın başını eziyor şu an dünyada kan gövdeyi götürüyor neden Allah bu zalimler için vakti zamanında bir tedbir icra etmemiş?
Neresinden bakarsan bak çelişki. O bir melek demekle sorun çözüldü mü sanıyorsun asıl sorun o zaman başlıyor...
________________________
--O bir kulun sakallı cübbeli evliya kılıklı biri olduğu ortada.
--Bana sormayacaksın ne dersem o dediği ortada
--Ben kendiliğimden yapmıyorum Allah'tandır dediği ortada
--Hiçbir peygamberin sorma sorgulama demediği ortada
--kitabın sorgulamadan kimseye kuyruk olma dediği ortada
--kitabın evliyaya kuyruk olma kitaba uy dediği ortada
--kitaba uyacağına birine kuyruk olmanın felaket olduğu ortada
--Allah'ın "sana indirdiğime uymaz da kendisine ilim ve rahmet verdiğim diye birine kuyruk olursan mala da cana da kıyar faturayı da Allah'a keser seni de beyinsizce sürükler" dediği ortada.
--anlayacak olana her şey net açık ve kesin ortada.
--Eğer o bir kul doğrusunu söylüyorsa Kur'an'ın çelişik bir kitap olacağı ve çelişik kitabın Allah'tan olamayacağı ortada...


Kur'an'ın metni ortada ama mesajı tahrif edilmiştir...
Kur'an'ın musiki yarışmaları, musiki kursları, musiki dersleri bu şekil yaygın olarak devam ederken diğer yandan mesajı tahrif edilmiş olarak sanki Kur'an'ın dediğiymiş gibi anlatıldıkça yeni nesillerin deizme ateizme savrulmaları mevcut hali üzere maalesef artarak devam edecektir...

Bir kimsenin ileride anne babasına fitne olacağı, onları taşkınlığa sürükleyebileceği gibisinden bir gerekçe ile öldürülmesini ister Allah'a ister meleğe ister nebiye isnat edin buna aklı başında hiçbir birey iman edemez ve böyle bir geleceğe dönük endişe gerekçesiyle bir kimsenin öldürülmesini akıl sahibi hiç kimse Allah'ın dini olarak iman edinemez. Üstelik "sizi mutlaka imtihan edeceğiz" diyen ve "evladınız size bir imtihandır" buyuran bir kitaptan böyle bir okuma yapabilmek anlaşılabilir bir şey değildir. Hem de yaşanan hayata baktığımızda dünyayı kan gözyaşı götürürken şeytanlık insanlığı istila etmişken buna vaktiyle bir tedbir etmemiş Allah'ın bir çocuğu ileride anne babasını dinden imandan çıkartabilir diye öldürtmesi düşünülebilir bir durum değildir.

Allah'tan vahiy alan hiçbir kimse yani hiçbir nebi o vahiylere uyması gerekirken ya da o vahiyler onu bir yere yönlendirmemişken kendi kafasından bir arayışa giremez ve Allah katından olan ilim yani ilmi ledün zaten kendisine vahyolunuyorken kendisine ilmi ledün verilen birinin arayışına giremez ve kendisi vahiyle böyle bir şey bildirilmedikçe asla gerçekte böyle ilim verilmiş birini bulamaz.

Bu bakımdan Musa ve bir kul kıssasındaki Musa'nın olayın vuku bulduğu dönemde vahiy alan yani nebi olan birisi olması asla düşünülemez. Yine bu minvalde o bir kulun hem Allah'ın vahiy gönderip aydınlattığı hem de "ben ne dersem o, sakın bana sorma, cenaze yıkayıcının önündeki meyyit gibi ol, ben kendiliğimden yapmıyorum" demesi olası değildir. Yine Bu minvalde o çocuğun anne babasını gelecekte fitneye sürükleyebileceği diye bir zanla öldürülmesi asla Allah'a da meleğe de nebiye de Allah'ın ilim verdiği bir kula da asla nispet dilemez.

Bazıları gulam kelimesinden bir tahrif devşirmeye koyularak gulam çocuk demek değildir gibisinden bir takım söylemler üreterek yani aynen o bir kul gibi zan peşinde koşarak gulam aslında çocuk değildi suçluydu, Musa suçunu bilmiyordu, o bir kul onun suçunun cezasını infaz etti diyerek aklı sıra bir şey söylediklerini sanıyorlar ve "Çocuğun anne babası inançlı kimselerdi. Onları taşkınlığa ve inkarcılığa sürüklemesinden korktuk" "Yaptığımı kendiliğimden yapmadım" şeklinde ayetlerde net ifade edilen öldürme gerekçesini görmezden geliyorlar.

Oysa kıssa net bir şey anlatıyor ki eğer akletmezsen sorgulamazsan delillerle hareket etmezsen ve işi gayptan kotaran birinin peşine takılırsan o birisi mala da cana da kıyar ve işi Allah'a nispet eder kendini aklar.

Bu kıssanın anlatıldığı surenin 102. ayetinde bu gerçeğe istinaden "İnkârcılık edenler kullarımı benim berimde evliya edinebileceklerini mi sandılar? İnkârcılar için bir konak olarak cehennemi hazırlamışızdır" buyruluyor ve Araf 3. ayette de net olarak "Rabbinizden size indirilene uyun. Onun berisinde evliya diye birilerine uymayın! Az olsun düşünmüyorsunuz!" deniyor...

İlmi ledün Allah katından olan ilimdir. O da Allah'ın kitabındaki öğretilerdir. Bunun dışındaki ilmi ledün zırvaları ise Allah adına toğutluğa soyunanların işidir. Onlardan biri de hızır diye pazarlanan kişidir. O kişi mala da cana da kıyan ve sakın sorgulama ben ne dersem o, ben kendiliğimden yapmıyorum Allah'tan aldığım emirle yapıyorum diye Allah'a iftira eden nir mistisizm yani tasavvuf baronudur. O iftiracı bunu yaparken Allah'ı bilgiyle değil zanla, emin olarak değil korkuyla amel eden basit bir konuma indirgemiş ve KORKTUK ki annebabasını taşkınlığa sürükler hezeyanını Allah adına kullanabilmeyi katil oluşuna perde yapabilmiştir. Musa bu kişiye uymadığı ve onu dinlemeyip sorguladığı için yolları ayrılmıştır. İşte bu bilinçli duruşun sahibi Musa bu tavrıyla Kur'an'da bize örnek olmuş ve Allah tarafından daha sonraki süreçte nebi kılınmıştır.

Bu tür tağutlara evliya diye kuyruk olanlara aynı surenin 102. Ayetinde Allah şunu buyurmuştur.
102.İnkârcı olanlar benim berimde kullarımı evliya edinebileceklerini mi sandılar? İnkârcılar için bir konak olarak cehennemi hazırlamışızdır.

Kendiliğinden yapmıyorsan hadi yoluna...
Kim ki "Biz bunu kendiliğimizden yapmadık..." diyor, meseleyi gaypten kotarıyor ondan uzak dur. Yoksa öldürdüğünü bile meşrulaştırır, sakın sorma, biz kendiliğimizden yapmıyoruz, gassalın önündeki meyyit gibi olacaksın der.

Bunun Kur'an'da sunulan örneği Musa ile bir kul kıssasıdır. Ne zaman ki bir kul haddi aştı ve öldürdüğüne bile biz bunu kendiliğimizden yapmadık dedi Musa onu terketmek durumunda kaldı. Onun için dikkat et hiçbir peygamber kendiliğimizden yapmadık sorgulama deyip kesip atmaz hepsi de "hala düşünmüyorlar mı anlamaya çalışmıyorlar mı tedebbür etmiyorlar mı derler ve düşünce damarlarını açıp aklı faal kılmaya çalışırlar...
أَفَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ يَتَّخِذُوا عِبَادِي مِنْ دُونِي أَوْلِيَاءَ ۚ إِنَّا أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ نُزُلًا (Kehf 18:102)
İnkarcı takılanlar, kullarımı benim yakınımdan evliya edinebileceklerini mi sandılar? Elbet inkarcı kesilenlere bir konak olarak cehennemi hazırlamışızdır.

Mantık mantık mantık: Musa ve bir kul...
Allah'tan vahiy alan hiçbir sadık kul vahiy kendisine falan yere git orada bir kulum var onu bul demedikçe kendi aklınca yola koyulup iki denizin birleştiği yere varacağım diye yola koyulmaz.
Allah'tan vahiy alan hiçbir sadık kul Allah'ın ilim ve rahmet verdiği bir başka kulu vahyin yönlendirmesiyle olmadan kendi kafasına göre arayıp bulmaz.

Allah'tan vahiy alan hiçbir sadık kul kendisine vahiy buyurulan ayetler dururken bir başka kulun rehberliğini kabul edip sorgulamayacağına söz vererek ona bağlanmaz.

Allah'tan ilim ve rahmet alan hiçbir sadık kul eyleminin gerekçesini açıklamadan ve aklı devre dışı bırakarak hareket etmez ve çağrı yapmaz. Hiçbir peygamberin davetinde böyle bir şey yoktur.

Allah'tan rahmet ve ilim alan hiçbir sadık kul eylemlerinin gerekçelerini sunacağına biz bunu kendiliğimizden yapmadık ilerde böyle olmasından korktuk diyerek eylemini Allah'a isnat etmez.

Mallarınızı ve çocuklarınızı size imtihan kılacağım diye vahiy buyuran Rab Teâlâ hiçbir kulunu ana babasını yanlışa sürükler korkusuyla imtihan olmasın diye bir gerekçeyle öldürtmez.

İradesi ilim ve hikmet ile tecelli eden gaybın sahibi Allah ilim gereği değil de korkarak bir irade ortaya koymaz.

Kehf suresinde Musa nebinin vahiy almadan yani nebi olmadan önce girdiği bir arayış ve bu arayış neticesi Allah'ın velisi(!) bir kula intisap etmesi anlatılıyor. Bu kıssada eylemlerini Allah'a isnat eden fetövari bir ermişin nasıl da gassalın önündeki meyyit gibi olacaksın, sorgulamayacaksın diyerek müridini köleleştireceğinin bir örneği sunuluyor.

Gavs kutup evliya kılıklıların nasılda öldürdükleri kişi konusunda bile eylemi sorgulatmayıp işi Allah'a bağlayarak kendilerini aklayabileceklerini ve nasılda tağutlaşıp Allah'tan yana değil de kendinden yana irade ortaya koyan müritleri güdebileceklerini anlatıyor.

Musa nebi, nebi olmadan da nebi olacak vasıfa sahip bir insan olduğu için sonunda bu fetövari saptırıcıyla anlaşamadı ve ayrılmak durumunda kaldı. Yaşadığı bu kıssa da bize gavs kutup evliya gibi uyduruk makamlara mürit olanların nasıl bir bataklığa saplanacağını anlatan bir ders olarak Kur'an'da bize sunuldu.

Surenin sonuna doğru ise kıssadan hisse alacaklara Allah'ın aydınlık sunumu ve ikazı yapılmış oldu...

KEHF SURESİ
102-Körlük edenler kullarımı benim yakınımdan evliya edinebileceklerini mi sandılar? Doğrusu körlük edenler için bir konak olarak cehennemi hazırlamışızdır.
103-De ki: size davranışları bakımından en fazla zarara uğrayanları haber vereyim mi?
104-Onlar dünya hayatında gidişatları yanlışa saplanmış olanlardır. Hâlbuki onlar iyilik olarak çok güzel davranışlarda bulunduklarını sanırlar.
105-İşte onlar Rablerinin ayetlerini dikkate almayan ve Rableri ile buluşmayı hesaba katmayan kimselerdir. Onların amelleri boşa gitmiştir. Onlar için huzura çıkış günü bir terazi dahi kurmayız.
106-İşte onların cezaları körlük etmeleri ve ayetlerimi, resullerimi eğlence edinmeleri sebebiyle cehennemdir
107-Doğrusu inanan ve uygun davranışlarda bulunanlar için konak olarak Firdevs cennetleri huzur bahçeleri vardır.
108-Orada kalıcıdırlar. Oradan ayrılmayı hiç istemezler.
109-De ki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa, bir o kadarını daha ilave etsek yine de Rabbimin sözlerinin tükenmesinden önce denizler tükenirdi.
110-De ki: Ben de sadece sizin gibi bir insanım. Bana “ilahınız tek ilahtır” diye vahiy buyruluyor. Kim Rabbi ile buluşmayı umuyorsa uygun davranışlarda bulunsun ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak kılmasın!

Musa ve bir kul kıssasından ders almak ya da Allah'ın kitabı dururken ilim verilmiş bir kulun(!) ardından cehenneme sürüklenmek

Bilge bir kul arar bulursun(!) ama asıl sorun şu:
Allah’ın ilim verdiği bir kul ararsan bulursun(!) Zaten o yolun yolcuları buluyorlar(!) (Nitekim Musa Nebi de henüz nebi olmadan önce bir arayışa düşmüş ve o yolun yolcularının buldukları gibi o da bir bilge(!) bulmuştu)

Durum şöyle cereyan eder. O bilge(!) ne yaparsa yapsın acaba diyemezsin dememelisin. Dersen seni kovar. Feyzinden yararlanamazsın(!) Birini öldürse bile sorgulamamalısın. Zira "ben kendiliğimden yapmadım" der. Zira işi gayptan kotarıyordur. Hiç suç işlemez, hiç hata yapmaz(!) Zira her şeyi Allah'ın ilmiyle yapıyordur(!) Adam öldürse bile suç olmaz(!)

Musa ve bir kul kıssasında ki o bilge(!) örneğine bak! O kadar bilge ki hem "kendiliğimden yapmıyorum" diyor hem de "bu şöyle bir zalim olacaktı diye korktuk da o yüzden öldürdük" diye hezeyan ediyor. Akledemiyor ki Allah korkarak değil ilim ile iş eder. Öyle bir cahil ki hem "kendiliğimden yapmadım" diyor işi Allah'a nispet ediyor hem de "korktuk" diyerek Allah'ın fiilinde korku ihdas ediyor. Bu cehalet söylemiyle farkına varmadan kendini deşifre ediyor. Deşifre ediyor ama akletmeyenler ona hızır ya da melek diyor. Bir de hadis diye peygamberin ağzından bu hezeyana malzeme üretiyor. Hele hele "Kur'an alimler topluluğu için açıklanmıştır " diyerek kendi grubuna pay çıkarmaya çalışıp tekelleşmeye çalışan birileri var ki Allah’ın fiilinin korkuya değil ilme dayanacağını göremiyorlar ve o bilgeye(!) melektir diyebiliyorlar.

Eğer müminsen neticede o ilim verilmiş(!) olan senin arayıp bulduğun o kuldan ayrılırsın, ayrılman zorunlu olur. Zira aklını kullanırsan onun yanında olman imkan dışıdır. Her yaptığını Allah'a iftira eden birinin yanında bir insan nasıl kalabilsin değil mi? Zira insan düşünen bir varlıktır değil mi? Her yaptığını Allah'a isnat edip sorgulatmayanın yanında bir mümin nasıl kalabilsin değil mi? Nitekim Musa nebi de kalamadı nihayet. Zira tüm peygamberler akla hitap eder tüm vahiyler "düşünmez misiniz akletmez misiniz" der. ( Örneğin muhammed 24 nisa 82 ye bak) Mümin kimse vahiy buyurulan kitaba inanıyordur. Hal böyle olunca kitabı nasıl bıraksın da "ben kendiliğimden yapmıyorum" diyene inansın öyle değil mi?

Öyle bir bilge ki(!) şimdi akıllı bir imanlı kimse nasıl bu bilgeye inansın? Bu bilgeler öyle bir kuldurlar ki kitabı umursamazlar. Vahiyle zıtlaşırlar ilhamla işi kotarırlar. "Evliyanın kalbi sürekli Allah ile irtibat halindedir" derler. Hatta nebiyi de geçerler "bizimle Allah'ın arasında Cebrail bile yok, direk Allah'tan alıyoruz" derler.
İşte öyle bilge olan her eylemini "ben kendiliğimden yapmadım" diyerek gayptan kotarır. Evliya diye bağlanana da susmak adeta tapınmak kalır.

Nitekim Musa nebi henüz vahiy almadan önce o yolun yolcuları gibi aramış ve kendince Allah'ın ilim verdiği bir kul bulmuştu(!) Allah "Kur'an'da biz her şeyin bir misalini sunduk" diyor. O yolun yolcularının durumlarının misalini de Musa ve bir kul olarak Kur'an'da ders alacak beyinlere sunuyor.

Bir bilge kul ki(!) öldürme işini bile Allah'a iftira edince ondan ayrılmak durumunda kalmıştı Musa nebi. Şimdi bu durumda karar senin. Ya Musa nebi gibi işi gayptan kotaran kişiyi terk edeceksin ya da Kur'an'ı umursamayıp bir kulun peşinde cehenneme sürükleneceksin...

Bak o surenin sonu nasıl bitiyor. Belki düşünürsün!
............kehf suresi...........
102-Körlük edenler kâfirlik edenler kullarımı benim yakınımdan evliya edinebileceklerini mi sandılar? Doğrusu körlük edenler için kâfirlik edenler için bir konak olarak cehennemi hazırlamışızdır.
103-De ki: size davranışları bakımından en fazla zarara uğrayanları haber vereyim mi?
104-Onlar dünya hayatında gidişatları yanlışa saplanmış olanlardır. Hâlbuki onlar iyilik olarak çok güzel davranışlarda bulunduklarını sanırlar.
105-İşte onlar Rablerinin ayetlerini dikkate almayan ve Rableri ile buluşmayı hesaba katmayan kimselerdir. Onların amelleri boşa gitmiştir. Onlar için huzurda kıyam durma günü bir terazi dahi kurmayız.[26]
106-İşte onların cezaları körlük etmeleri ve ayetlerimi, resullerimi eğlence edinmeleri sebebiyle cehennemdir
107-Doğrusu inanan ve uygun davranışlarda bulunanlar için konak olarak Firdevs cennetleri huzur bahçeleri vardır.
108-Orada kalıcıdırlar. Oradan ayrılmayı hiç istemezler.
109-De ki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa, bir o kadarını daha ilave etsek yine de Rabbimin sözlerinin tükenmesinden önce denizler tükenirdi.
110-De ki: Ben de sadece sizin gibi bir insanım. Bana “ilahınız tek ilahtır” diye vahiy buyruluyor. Kim Rabbi ile buluşmayı umuyorsa uygun davranışlarda bulunsun ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak kılmasın!

Bir düşünün bakalım...
Bir peygamber kendisine böyle bir şey vahyedilmediği halde kendiliğinden bir arayışa girip Allah'ın ilim ve rahmet verdiği bir kulun peşine düşer mi?

Bir peygamber Alllah kendisine vahyedip yerini yurdunu ismini cismini bildirmediği halde Allah'ın ilim ve rahmet verdiği diye bir kulu bulabilir mi?

Bir peygamber kendisine vahiy buyurulan hidayet kitabına ve o kitapta sunulan ilkelere uyacakken kendisine ilim ve rahmet verilmiş diyerek sorgusuz sualsiz bir kulun peşine takılabilir mi?

Bir peygamber vahiy kendisine sürekli düşünmeyi akletmeyi öğütlerken Allah’ın ilim ve hikmet verdiği diye bir kula, sormadan sorgulamadan yoldaş olacağına söz verebilir mi?

Bir peygamber gerçekten Allah'ın ilim ve hikmet verdiği bir kula yoldaş olmuşsa Allah kendisine o kuldan ayrılmasını vahiy buyurmadıkça o kuldan ayrılabilir mi?

Bir peygamber Allah kendisine vahyedip bu kuluma ilim ve hikmet verdim diye buyurmadıkça o kulun Allah'ın ilim ve hikmet verdiği bir kul olduğundan emin olabilir mi?

Bir kul öldürdüğü kişi konusunda bile ben kendiliğimden yapmadım deyip katlini Allah'a isnat ettiğinde sırf o öyle diyor diye bir peygamber Allah kendisine vahyedip durumu doğrulamadıkça, evet bu eylem Allah'ın işidir diye inanabilir mi?

"Sizi zorlu bir sınavdan geçireceğiz, evladınız sizin için bir imtihandır" diyen Rabbimiz anne babası için bir fitne bir imtihan vesilesi olmasın diye bir gencin ömrünü sona erdirirse bu çelişki olmaz mı?

Eğer o genci gerçekten o kul kendiliğinden öldürmemişse yani bu eylem Allah'ın takdiri ise "anne babasını fitneye sürüklemesinden korktuk" ifadesi korku ve zan üzere değil ilim ve hikmet üzere takdir buyuran Allah için kullanılabilecek bir ifade midir?

Kur'an Musa ve bir kul kıssasını kitabında bize sahneleyerek diyor ki işi kendiliğinden yapmayan ve her yaptığını Allah'a nispet edip işi gayptan kotaran birinin peşine takılırsan ve sorgulamazsan adam cana da kıyar mala da kıyar ama soramazsın sorgulayamazsın, işi Allah'a nispet eder kendini aklar. Allah akletmeyenleri pisliğe mahkum eder. Musa akletti ve mahkum olmadı. Sen de Musa'yı örnek al, aklını kullan. Sor sorgula anlamaya çalış. Aklın işlemediği yerden yaylan...

Musa ve bir kul kıssası...
Musa ve bir kul kıssası diyor ki işi gayptan kotaran, kendiliğimden yapmadım diyen, yaptığını Allah'a izafe eden, Allah'tan ilham alıyorum diyen birine sormadan sorgulamadan itiraz etmeden kuyruk olursan mala da kıyar cana da kıyar ve yaptığını Allah 'a izafe ederek kendini aklar...

Musa ve bir kul kıssasındaki o bir kul melek olamaz. 
1-Musa onun melek olduğunu bilse ona bu olaylarda böyle itiraz etmez. Musa o bir kulu melek değil beşer bildiği için itiraz ediyor.
2-Melek korktuk ki diyerek zanna ve endişeye dayalı Allah'tan bir hüküm icra etmez...

Nasıh Mensuh Meselesi

Ayetin neshedilmesi ne demek:
Bir ayeti neshetmek bir delili gündem etmek demektir. Ayeti ayet neshetmez ayeti ayet teyit eder. Ayeti nesheden Allah'tır. Allah'ın bir ayeti neshetmesi ise bir delili gündem etmesi anlamındadır. Allah 'ın bir ayeti unutturması ise bir delili yeniden gündeme taşımaması sebebiyle o delilin zihinlerden düşmesidir. Allah bir ayeti neshederse yani bir delili gündem ederse mutlaka onu delil olduğu konuda en beliğ şekilde gündem eder ki o konuda daha önce sunduğu delillerle en azından aynı seviyede mükemmel bir delil sunmuş olur. Nesih asla iptal değildir. Nesih gündem etmektir. Onun için bir kitabın yeni nüshasının çıkması o kitabın yenidem gündem edilmesidir...

Nesh Hakkında:
Bir hükmün neshedilmesi için yani yürürlükten kaldırılması için iki ayet arasında hüküm olarak çelişki olması gerekir. Bu ise Allah için muhaldir. Zira Allah sadece tarihe konuşmaz. Tarihe de konuşsa ilkesel konuşarak her zamana konuşur. Bu durumda da iki ayet birbirini iptal etmez edemez. Aksine farklı şartlara farklı hüküm ihdas etmiş olur. Bu ise gayet doğaldır.

Kur'an'ın bir ayeti neshedersek ifadesi ise hükümsüz kılarsak demek değildir yinelersek demektir. Yani Allah diyorki biz bir ayeti yinelersek (yani yeniden gündem edersek) yahut da bir ayeti unutturursak daha iyisini ya da aynısını getiririz. Yani mutkaka gündeme taşıdığımızı en veciz şekilde ifade ederiz demektir. Burada iptal etme değil Rabbin dininin eksik bırakılmaması mutlaka ihtiyaca göre yeniden beyan edilmesi ilkesi söz konusudur...

Ayetin ayeti neshetmesi değil Allah'ın ayeti meshetmesidir Kur'an'ın ifadesi

Bir ayetin diğer bir ayeti neshetmesi ya da onu yürürlükten kaldırması ya da hükümsüz bırakması Kur'an'ın ifadesi değildir. Kur'an Allah'ın ayeti yani delili neshetmesini yani yinelemesini yani gündem etmesini yani yeniden başka bir sunumla gündeme taşımasını ifade etmektedir.
مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا ۗ أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
(Bakara 2:106)

Biz bir ayeti yineler yeniden gündem edersek ya da bir ayeti unutturursak mutlaka ondan daha da iyisini ya da bir benzerini getiririz yeniden gündem ederiz. Bilmiyorlar mı ki Allah her şey üzerinde takdiri olandır...

Ayetin neshedilmesi ne demek:
Ayet, delil yani kanıt demektir. Nesh ise yeniden gündem etmek, yeniden gündeme taşımak, işin gerçeğini yeniden başka bir sunuma konu etmek demektir. Bu bakımdan Allah bir ayeti (delili) yeniden gündem ederse ya daha da beliğ bir sunumla gündem eder ya da en azından eşit seviye bir sunumla gündeme taşır. Zira Allah aciz değildir. İnsana düşen idrake sunulan aydınlıkta yol almaktır. İnsanlık bir delilden yoksun kalırsa ya da zamanla unutulmuş bir delil varsa Allah mutlaka daha iyi bir sunumla ya da dengi bir sunumla o delili yeniden gündeme taşır, insanlığın idrakine sunar ama insanlığı mutlaka aydınlatır, karanlıkta asla bırakmaz...

Kur'an'da ayetler sürekli neshedilir...
Ayet ayeti geçersiz kılmaz. Zira ayet delil demektir ve delil delili nakzetmez, ispat eder gerçekler. Eğer bir delil unutulmuşsa ya da gündem edilirse Kur'an'da ya eskisi gibi net olarak gündem edilir ya da çok daha da güzel olarak gündem edilir. Eğer delillerin Kur'an'da her açıdan tekrar tekrar gündem edilmesi olan neshetmeyi ayetin ayeti hükümsüz kılması olarak anlıyorsan Allah'ı gereğince takdir edemiyorsun demektir. Kur'an aydınlığa, tevhide çıkan yolda sürekli deliller sunan bir kitaptır. Kur'an delillerin sunumudur. Deliller doğadadır, evrendedir, yaşamdadır. Deliller fıtrattadır, etraftadır. Akıl var mantık var çelişkilerle dolu bir kitap nasıl Allah'tan olsun? Nisa 82. Ayete bakarsan ayrıca bu gerçeği bir de Kur’an’dan dinleyeceksin....

Ayet delil demektir. 
Delil delili iptal etmez delil delili destekler. Delilin delili iptal etmesi delil olma hüviyetine aykırıdır. Biz buna eşyanın tabiatına aykırı tabirini kullanırız. Allah delil sunar ve delilleri nesheder. Neshetmek gündem etmek demektir. Nüsha nesihten gelir. Yeni nüsha yeni sunum demektir. Hiçbir Kur'an ayeti "ayet ayeti nesheder" demez. Hele hele "ayetin hükmü ayetin hükmünü nesheder" diye hiçbir ifade Kur'an'da asla yoktur. Kur'an derki "Allah ayeti nesheder". Yani Allah delili gündem eder demektir. Kur'an'ın ayetleri yani sunduğu deliller hep tasrif olarak sunulur. Yani Kur’an’da Allah'ın delilleri evirilip çevirilip sürekli zihne gündem olunur. Anlayacak olanlar için yeterince delil sunulur. Eğer bir delil unutturulmuşsa yani gündemden düşmüşse, hafızalardan, kayıtlardan silinmişse ya da eğer bir delil gündeme taşınmışsa ya aynı seviyede bir delil olarak gündem edilir ya da daha da beliğ ve üst seviye bir delil olarak zihne hitap edilir, gerçeğe işaret edilir. Tabi anlayacak olan için, kör durmayan için...

Bir delilin diğer bir delili hükümsüz kılabilmesi için hükümsüz düşecek delilin aslında gerçekte delil değil hatalı bir sunum, yanlış bir iddia ya da uyduruk bir söylem olması gerekir. Gerçekten delil niteliğini taşıyan bir sunum için başka bir delilden dolayı geçersiz olmak diye bir şey muhaldır yani imkan dışıdır.. Zira delil delili iptal etmez aksine delil delili teyit eder. Bu yüzden Kur'an'ın hiçbir ayeti diğer bir ayetini hükümsüz kılmaz aksine Kur'an ayetleri birbirini teyit eder. Neshetmek gündem etmek demektir ve bir ayetin neshedilmesi demek bir delilin gündem edilmesi yani insan idrakine sunulması demektir. İptal anlamında Kur'an'da nesh vardır diyenler iki ayetin birden geçerliliğini anlayamamaları, iki ayetin birden uygulanabilirliğini kavrayamamaları yani iki ayet arasında bir çelişiklik görmeleri yüzünden böyle bir usul ya da ucube icat ettiler. Oysa nisa 82 der ki "Eğer Kur'an'da çelişki varsa Kur'an Allah'tan olamaz...

Muhkem Müteşabih Meselesi

Muhkem Müteşabih Meselesini Doğru Okumak
Müteşabih ifadeler bağlamı olmadığında ya da dikkate alınmadığında farklı anlama yorulabilecek ifadelerdir. Muhkem ifadeler ise her halükarda net olan, bağlamına bakılsa da bakılmasa da mesajı açık olan ifadelerdir.

Mesela "Kur'an Allah'ın insanlığa mesajıdır" ifadesi bağlamı ne olursa olsun açık ve net bir ifade olarak muhkemdir.
Şimdi müteşabih bir cümle kuralım:

"Alevi ya da sunni fark etmez. Önemli olan müslüman olmak..."
Bu ifade Alevi de Sunni de aynıdır. İkisi de sapıklıktır hüsrandır. Alevisi de sunnisi de yanlıştadır. Doğru olanlar Alevi ya da Sunni olanlar değil müslüman olanlardır şeklinde okunabilir.

Bu ifade alevisi de sunnisi de müslümandır. İki gruptan birinde olmak ayrılık sebebi değil. Müslümanlık içinde farklılıklar zenginliktir. Neticede iki grup da müslümandır, kardeştir şeklinde de okunabilir.

"Alevi ya da sunni fark etmez. Önemli olan müslüman olmak..." İfadesini kullanan kişinin neyi kastettiğini net bilip anlamak ve ne demek istediğinden emin olmak ancak bu ifadeyi hangi bağlamda hangi konuşmada kullandığını bilmekle ve bu sözleri nasıl bir atmosferde ifade ettiğini dikkate almakla mümkün olabilir...

Kişi bir metine bir ifadeye bir sunuma iki farklı anlayışla yaklaşabilir. (Ali İmran 7)
Birinci yaklaşım metni anlama, hitabın kastını doğru okuma amaçlı yaklaşım olan "rasihune fil ilm" yaklaşımıdır. Rasihune fil ilm ilimde rusuh sahibi olarak yani ilmi bir yaklaşımla, anlama odaklı olarak, tutarlı bir okumayla, bağlamı bütünü dikkate alarak iyi niyetli, çarpıtmadan, kafasındakini metne giydirme hedefinden arınmış olarak okumadır. Bu tür okumada sunumu yapanın kastı sunumun bağlamında samimiyetle okunmaya çalışılır ve hitap edenin söylediğine anlam giydirmekten uzak durulur.

İkinci yaklaşım metni anlama amacından yoksun, söylenenin gerçek kastını görme amaçlı olmayan, sunucuya duyulan kin, nefret ve sevgiden kaynaklı ya da okuyucunun ezber bilgisinden, körükörüne inancından ve zihnindeki hurafelerden kuruntulardan kaynaklı metne kafasındakini, aradığını giydirme odaklı olan "fi kulubihim zeyğun" yaklaşımıdır. Bu yaklaşımda okuyucu için hitabın kastı, bağlamı ve iklimi, atmosferi önemli değildir. Önemli olan zihindeki kurguya benzeşik yorulabilecek cümleler bulmak ve kafasındakini metne, sunuma giydirebilmektir.

Rasihube fil ilim olanlar hepsi bir bütün içinde okunmalıdır der ve ukalalık yapıp hitabın sahibine kastını öğretmeye kalkmazlar, söyleneni anlama temelinde okurlar.

Fi kulubihim zeyğun olanlar hitabın ne dediği umrumda değil, bence bunu kastetmiştir diyerek metni kafalarındakine göre çarpıtabilmenin bahanesini ararlar.

"Fi Kulubihim zeyğun" yaklaşımıyla okumaya üç örnek

1-Hristiyanlar İsa nebinin Allah'ın Meryem'e müjdelediği ve kendisinin hayat verdiği kişi olmasını anlatırken "isa Allah'ın meryeme ilettiği kendi sözüdür (yani bizzat kendi ifadesiyle müjdelediğidir) ve kendinden bir ruhtur (yani kendi hayat verdiğidir) ifadesinden hareketle bağlamda dininizde aşırı gitmeyin dediği halde aşırı bir yorumla Kur'an'ın kendi batıl inançlarında olduğu gibi İsanın Allah'ın oğlu olduğunu söylediğini iddia etmişlerdir.

2. Sabih kanadoğlu meclis toplanma yeter sayısını bir tur için seçilme sayısına atfederek ilk turda 367 kişi meclise girmezse meclis oturumunu yapılmamışa atfedercesine cumhurbaşkanlığı seçimini sabote etmiştir.

3. "iki kocadan arda kalan" ifadesi sanki iki erkeğin artığı ifadesi gibi yorularak İslamoğlu bir bahane üzerinden mahkum edilmeye çalışılmıştır...

Ali imran 7. Ayette "müteşabih"in anlamı
Bazıları bu ayetteki müteşabih ifadesi için ayetlerin birbiri ile benzeşik ifadeler olması ve birbirini açıklaması yani Kur'an'ın Kur'an'la tefsir olunması tanımlamasını getiriyorlar.

Ali imran 7. Ayette zikredilen müteşabih kavramı için bu tanım doğru olsa idi ayet "kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak için müteşabihin arayışına girerler" demezdi. Zira zikrolunan bu anlamıyla zaten müteşabihin arayışına girmek doğru olandır ve iyi niyettir. Bu yüzden böyle bir müteşabihin arayışına girilmesinin kalplerinde eğrilik olanlara nispet edilmesi ve yerilmesi makul değildir.

Ayetteki müteşabih ifadesi "kafasındaki hezeyana kitabı alet etmek isteyenlerin kendi hezeyan söylemleriyle benzeşiklik kurabilecekleri niteliği üretebildikleri Kur'an cümleleri" demektir. Mesela İsa Allah'ın oğludur şirkine Kur'an'ı alet etmek isteyenlerin nisa 171. Ayetteki İsa nebinin kelime ve ruh olması ifadelerini ayetin bağlamından cımbızlayarak kafalarındaki Allah'ın oğlu olma hezeyanına yamamaları gibi.

İşin doğrusu müteşabih denen ayetler kendi bağlamlarında zaten muhkemdirler ama kalplerinde eğrilik olanların fitne arayışlarında kafalarındaki ile müteşabihlik ilintisine sokulurlar. Esasen Kur'an'ın tamamı zaten kendi bağlamında muhkemdir. Zaten Kur'an bunu net ifade ediyor. Ama bazı ayetler var ki bağlamından koparılırsa dahi "fi kulubihim zeyğun" olanların kafalarındakine alet edilemeyecek kadar nettirler yani muhkemdirler.

Mesela "Allah'tan başka ilah yoktur" ayeti ve "Allah çocuk edinmemiştir"ayeti bağlamından koparılsa da fitnebazlara alet olamayacak kadar muhkemdirler. Bu netlikte muhkemler dışındaki ayetler ise her mezhebin Kur'an'dan kendilerine delil bulabilmelerinde olduğu üzere ayetleri bağlamlarından kopardıklarında kendi kafalarındakine alet edebilecekleri kadar müteşabihtirler...

İşte size İsa nebinin tanrılığı inancına alet edilen kelime ve ruh olması ifadelerinin geçtiği Nisa 171. Ayet ve ayetin bağlamında bütününde ifadenin çok muhkem olması gerçeği:

171.Ey Kitap ehli! Allah hakkında gerçeğin dışında söylemlerde bulunarak dininizde haddi aşmayın. Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın resulüdür, Meryem’e ilettiği "sözüdür" ve Allah’tan bir ruhtur. Allah’a ve resulüne inanın. “Üçtür” söyleminde bulunmayın. Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah ancak bir tek ilahtır. Çocuk sahibi olma yakıştırmasından beridir şanı yücedir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Vekil olarak Allah yeter.

Muhkemat ve müteşabihat...
Muhkem ayetler vardır bağlamında da bağlamından koparıldığında da nettir, apaçık sunumları vardır. Kur'an'ın anlaşılmasında ölçü alınacak ayetler bunlardır. İlahi mesajın özüdürler esasıdırlar. İlim olarak gerçeğin peşinde tutarlı bir yol tutanlar bu ayetleri esas alarak mesaja odaklanırlar. Bu ayetlerin penceresinden bakmadan diğer ayetler hakkında görüş edinmezler. Tüm ayetler Rabbimizin katındandır derler ayet çarpıtma peşinde muhkemlerden yan çizmezler. İşte bunlar "ulul elbab" olanlardır. Kur'an'ı ancak ulul elbab olanlar düşünebilir öğüt alabilir.

Bir de müteşabih ayetler vardır. Anlamları bağlamında bütününde nettir apaçıktır. Ama bağlamından koparıldığında istenen hezeyanla benzerlik bağlantısı kurulabilir, kafadaki hezeyan bu ayetlerle kotarılabilir. Mesajı anlamak değil de kafasındaki ideolojiyi, dini inancı, mezhebi Kur'an'a söyletmek isteyenler muhkemleri es geçerler müteşabihlerin ardına düşerler. Muhkemlerin penceresinden bakmazlar müteşabihleri eğip bükerler. Bunun için kafalarındakiyle müteşabihlik ilintisi kurgulayabilecekleri ayetleri bağlamından bütününden kopararak kendi zihin dünyalarındaki hezeyanlarla yeni bir bağlantı kurgularlar. Kelamın sahibinin ilettiği mesajı, hitap ettiği bağlamı umursamazlar, kendi hezeyan dünyalarının bağlamında istedikleri anlamı yüklerler. İşte böyleleri ulul elbab olmayanlardır. Kur'an, ulul elbaba "rasihube fil ilm" derken bu çarpıtma peşindekilere "fi kulubihim zeyğun" der. Yani bunların kalplerinde eğrilik olduğu için ayetleri hezeyanları doğrultusunda eğip bükerler.
Akıl var mantık var. Kitap kimin kelamıysa mesaj onun hitabının bağlamında okunmalıdır. Bir kelamdaki ifadeyi başka bir bağlamda yeniden kurgulamak hadsizliktir akılsızlıktır. Her söz kendi bağlamında bütünün bir parçasıdır. Nasıl ki duvardan çıkarılan bir tuğla tek başına anlamsız kalır, anlamı duvarında ifade kazanır, tıpkı bunun gibi her söz de bağlamından koparılınca hezeyana yamanır, eğer bağlamında okunursa hakikatine yol alır...


Ali İmrân 7 hakkında şöyle bir düşünelim inşaallah. 
İnsanlar inançlarını mezheplerini kültürlerini ezberlerini Kur'an'a söyletmek niyetiyle yani anlamak niyetiyle değil de anlam yüklemek niyetiyle Kur'an'a müracat ettiğinde ne yapıyorlar? İşlerine yarayacağını düşündükleri ayet arayışına giriyorlar ve bağlamından kopardıklarında kafasına uyacak, istedikleri gibi yorabilecekleri ifadeleri cımbızlıyorlar. İşte müteşabih meselesi budur. Bu yaklaşım tarzı fi kulubihim zeyğun olanların yaklaşımıdır. Kafasındaki ile ilintilendirebileceklerini düşündükleri ayetler zihinlerindeki açısından benzerlik arz ediyor yani müteşabih oluyor. Oysa Rasihune fil ilm olsalar yani iyi niyetle bütün ve bağlamda turarlılığı esas alarak yaklaşsalar o zaman kendilerince de net olan ifadeleri esas alacak ve Allah'ın çelişkili kelam etmeyeceğini (nisa 82) dikkate alarak tevili sadece sözün sahibinin bileceğini/ yapabileceğini hesaba katacaklar ve bağlamda bütünde Allah'ın tevilini /ortaya koyduğu gerçeği arayacaklardı.

Yani aslında bu ayet kötü niyetli olanların kafasına göre yorabilecekleri ifadelerin peşine düştüklerini, ilimde bağlam ve bütün içindeki tutarlılığı esas alanların ise net olan ve eğilime göre yorulamayacak olan ayetleri esas alarak tutarlı okuma yaptıklarını söylüyor. Esasen bu durum her kitap için böyledir. Anlamak isteyen anlar çarpıtmak isteyen çarpırtır...

Yani Allah diyorki sözün sahibi benim, neyi kastettiğimi en iyi ben açıklarım, mesajımı bağlamından sonra çarpıtmayın...

Müteşabih ayetler muhkem ayetlere benzeyen ve onları açıklayan ayetlerdir diyenlere soru-yorum...
1-Müteşabih ayetler eğer sizin dediğiniz gibi muhkeme benzeyen ve muhkemleri açıklayan ayetler ise müteşabih ayetlerin peşine düşmek neden yanlış olsun, neden müteşabih ayetlerin peşine düşmek eğri kalplilik olsun? Bu durumda müteşabih ayetlerin peşine düşmek eğri kalplilik olmayı değil samimiyeti ifade etmeli değil miydi? Zira bu durumda muhkemleri açıklayan ayetlerin peşine düşmek fitne çıkarmaya değil ancak doğru anlamaya amaç olabilirdi.

2-Eğer müteşabih ayetler muhkemleri açıklayan ayetler olsa ölçü alınması gereken, kitabın anası olması gereken ayetler müteşabih olanlar olmaz mıydı? Bu durumda muhkemin anlamının net, sağlam ,kesin değil de anlaşılması zor, başka açıklamalar olmadan anlaşılamaz demek olması gerekmez miydi?

Ali İmrân 7. Ayet aslında o kadar basit o kadar anlaşılır ki bütün mesele Rasihune fil ilm olmak.
Ama gel gör ki:
Büyük büyük alimler(!) bu ayetten hareketle manası anlaşılamaz, manasını sadece Allah'ın bildiği ve anlamaya çalışmanın sapkınlık olacağı anlamında bir müteşabih kavramı üretttiler ya da başka başka büyük alimler(!) manasını Allah bir de ilimde derinleşmişler bilir diye Allah ile kullar arasında Kur'an'ı anlayabilecek elitler ürettiler.
"Biz inandık, hepsi Rabbimizin katındandır" diyenlerin sadece rasihune fil ilm olanlar olması bile biraz düşünen için ilimde derinleşenler çevirisinin yanlış olduğunu, Allah ile kullar arasında derin ilim sahibi diye elitler üretmenin bu ayete aykırı olduğunu görmeye yeterdi.

Zira Bütün müminler "Biz inandık, hepsi Rabbimizin katındandır "demek durumunda olduğundan bütün müminler zaten Rasihune fil ilm olmak durumundadırlar. Rasihune fil ilm olmak mümimlerin bir vasfıdır. Fi kulubihim zeyğun olmak ise kafirlerin ve münafıkların vasfıdır.

Aslında bu ayet diyor ki: Kur'an'da konuşan Allah olduğundan neyi kastettiğini açıklama yetkisi onun tekelindedir. Bazı ayetler bağlamından koparılsa bile öteye beriye çekilemeyecek kadar nettir (muhkem). Bazı ayetler ise bağlamından koparıldığında öteye beriye çekilebilecek, kötü emellere alet edilebilecek niteliktedir (müteşabih ). Allah kastını bağlamda bütünde açıklamaktadır. Kalbinde eğrilik olanlar bağlamından kopararak ayetlere kafalarına esen anlamı yüklemeye çalışırlar. Rasihune fil ilm olanlar yani ilimde tutarlı yaklaşanlar ise bağlamı bütünü dikkate alarak nisa 82 gereği çelişkisiz okurlar ve Allah'ın teviline yani bağlamda bütünde ortaya koyduğu mesaja inanırlar.

Fi kulubihim zeyğun olanların Kur'an Küfrünü ve karanlığını artırır, rasihune fil ilm olanların ise Kur'an imanını ve aydınlığını artırır. Onun için Kur'an tüm insanlığa bir açıklama ama sadece takvalılara yani samimice gerçeğin peşinde olanlara hidayettir...

Kur'an'ın tevilini Ancak Allah bilir...
Tevil mana demek değildir. Tevil mastardır, isim fiildir. Gerçek kastını ortaya koymak demektir. Ayetler Allah'ın kelamı olduğu için ayetlerden gerçek kastını ortaya koymayı ancak Allah bilir. Allah gerçek kastını bağlamda bütünde ortaya koyar. Kendisi kastını açıklamayıp da bu yetkiyi kimselere bırakmış değildir. Vema yalemu tevilehu illellah onun gerçek kastını ortaya koymayı ancak Allah bilir demektir. Yoksa onun anlamını ancak Allah bilir demek değildir. Eğer öyle olsaydı ayetin "vema yalemu tevilehu illellah" değil "vema yalemu manahu illellah" olması gerekirdi...

Muhkem, müteşabih ve tevil meselesi...
Tevil sadece Allah'ın yetkisindedir. Zira kelam O'na aittir. Rasihune fil ilm ilimde derinleşenler demek değildir. Zaten Rasihune fil ilm olmak iman ettik demenin olmazsa olmaz şartıdır. Zira biz ona inandık. Hepsi Rabbimizin katındandır diyenler rasihune fil ilm olanlardır. Sanki sadece ilimde derinleşmiş bir elit tabaka sadece inandık diyecek diğerleri onlara uyacak gibi ilimde derinleşenler diye bir evliya ulema tabakası ürettiler.

Rasihune film ilm ilimde tutarlı yaklaşanlar demektir. Yani bazıları fi kulubihim zeyğundur. Ayetlerin bağlamını bütününü önemsemez. Ayeti bağlamından cımbızlar ve kafasına göre yorabileceği ayetlerin peşine düşer. Bazıları da rasihune fil ilmdirler. Yani ilimde tutarlı yaklaşırlar. Biz hepsine inandık derler. Ve bağlamı bütünü dikkate alırlar. Parçacı yaklaşmazlar. Sözün sahibi Allah zaten tevili bağlamda bütünde yapmıştır. Rasihune fil ilm olanlar tevil yapmaz sözün sahibinin tevilini sunumunun bağlamında tedebbür ederler ve Allah'ın teviline uyarlar. Allah’ın tevili dururken kendileri tevil etme hadsizliğine düşmezler...

Kur'an'da "vema yalemu manahu illellah" diye bir cümle yok "vema yalemu tevilehu illellah" diye bir cümle var. Ama çoğu insan tevilehu diye okuyor manahu diye anlıyorlar. Hal bu olunca da verilen mesajla istikamet bulacaklarına zihin bulanıklığıyla zanna kapılıyorlar. Ayıkla şimdi pirincin taşını. Efendim sadece Allah mı tevilehu imiş yoksa rasihune fil ilm olanlar da mı tartış dur. Kelamın sahibine ortaklar mı var ki onlar da tevilehunun faili olsunlar. Muhataplar ya fi kulubihim zeyğundurlar ya da rasihune fil ilmdirler. Ayet diyorki adam ol kelamın sahibine din öğretme. Fi kulubihim zeyğunluğunla karanlığa gömülme. Kelamı rasihune fil ilm olarak Rahman'dan dinle. Sen tevil edemezsin ancak tevili okuyabilirsin. Tevil kelamın sahibine aittir...

Fi kulubihim zeyğun ve erRasihune fil ilm
Fi kulubihim zeyğun anlama derdi olmayanlar, çarpıtma hevesinde olanlar demektir. Rasihune fil ilm ise fi kulubihim zeyğunun zıddı konumda olanlardır. "Rasihune fil ilm" ifadesi limde derinleşenler anlamında değildir. İlim olarak tutarlı yaklaşımı olanlar anlamındadır. Anlama niyetiyle samimice akledenler demektir.

Rasihune fil ilm olanlar ANENNA KULLUN MİN İNDİ RABBİNA derler. İfadeleri bir bütün olarak akladerler. Çarpıtmazlar, mantıklı düşünürler. Mesajı bağlamında okurlar ve inkarcı olmazlar.

"Rasihune fil ilm" ilimde derinleşenler olsaydı iblisin şeytan değil mümin olması gerekirdi. Zira iblis ilimde derindir ama yönelimde "rasihune fil ilm" değildir aksine "fi kulubihim zeyğun"dur. "Rasihune fil ilm" olan için mutlak netice "biz inandık hepsi Rabbimizin katındandır" anlayışıdır. Eğer ki "rasihune fil ilm" olmak ilimde derinleşmek demek olsaydı ilimde derinleşenler kafir ve iblis olamazdı. Oysa meselenin özü ilimden önce yönelimdir, bilgiden önce iyi niyettir.

Tevil kelimesine gelince bu kelime mana kelimesiyle karıştırılıyor. Oysa mana demek değildir, kastını ifade etmek, meselenin gerçekliğini ortaya koymak demektir. Kur'an'ın mesajı Allah'tan olduğu için kastolunanı kötü niyetliler kafalarındakine müteşabih cümle arayarak ifade edebilecek değillerdir. Kastını ifade etmeyi (tevil) ancak Allah bilir. Kula düşen cımbızlamadan çarpıtmadan ilimde tutarlı bakarak mesajı yani Allah'ın tevilini bağlamında okumaktır...

Rasihune fil ilm olmayan iman edemez. muttaki olmayan hidayet göremez...

"Rasihune fil ilm" ilimde derinleşenler diye birileri değildir. Mesajı doğru okuyabilmek ve iman edebilmek için "rasihune fil ilm" olmak olmazsa olmaz şarttır.

"Rasihune fil ilm" olanlar "fi kulubihim zeyğun" olmayanlardır. "Fi kulubihim zeyğun" olanlar "rasihune fil ilm" olmayanlardır. Yani okurlar ya "rasihune fil ilm" ya da "fi kulubihim zeyğun" modundadırlar. Üçüncü bir ihtimal yoktur.

"Fi kulubihim zeyğun" olanlar mesajı anlamak için değil istediğini söyletmek için kafasındakiyle benzeşik(müteşabih) kelimelerin cümlelerin arayışına girerler. Aradıklarını bulduklarında cümleyi bağlamından paragrafından alırlar ve kendi kurguladıkları allı pullu yaldızlı söylemleri arasında kitap adına ahkam keserler.

"Rasihune fil ilm" olanlar sözün sahibine kulak verirler. Tüm dertleri denileni doğru okumaktır yani mesajın sahibinin dediğini doğru anlamaktır. Bilirler ki mesajın sahibinin meramını mutlaka doğru sunabilecek olan sadece mesajın sahibinin kendisidir. Yani mesajın tevilini (gerçek meramını ifade etmeyi) ancak mesajın sahibi bilir, o yüzden konuyu ondan dinlemek gerekir.

Okura düşen bu tevili yani mesajın sahibinin ifade edeceği meramı doğru okumaktır. O yüzden cümleleri kendi bağlamında okurlar, paragrafından soyutlamazlar. Hepsi mesajın sahibinin ifadesi diyerekten ortaya konan gerçekliği, mesajın sahibinin meramını parçalamadan her cümleyi kendi bütünlüğünde aklederek okurlar ve biz hepsine inandık hepsi Rabbimizin katındadır derler. İşte bu "huden lil muttakin" ifadesinin bir tezahürü olur.

"Fi kulubihim zeyğun" olanlar için netice "inkarcıları uyarsan da uyarmasan da onlar için fark etmez" gerçeğinin tezahürü olur. "Rasihune fil ilm" olanlar için netice "Bu Kur'an takvalılar için hidayettir" gerçeğinin tezahürü olur"

Kur'an'ı okumada "fi kulubihim zeyğun" olmak da "rasihune fil ilm" olmak da bir niyet ve yönelim meselesidir. Mesele şudur: Dini sahibinden mi okuyacağız yoksa dinin sahibine kendi dinimizi mi öğreteceğiz...

Peki "fi kulubihim zeyğun" kim "rasihune fil ilm" kim? Herkes kendini doğru görür ötekini yanlış görür.

Mesele şu: Allah Kuran'da insana konuşuyor insana ayna tutuyor. Bu bakımdan tutulan aynadan herkes kendi özüne baksın. Ömür dediğin kısa ve herkes aslında niyetini arayışını bilir. Atalar dinini arayan da mezhebini tarikatını onaylatmaya çalışan da neyin peşinde olduğunu bilir. Acaba kitabın sahibi ne diyor diye tüm derdi kitaptaki mesajı doğru okumak olan ve atalardan edindiği bir mezhebe uymak diye bir derdi olmayan da neyin peşinde olduğunu bilir. En önemlisi ise alemlerin Rabbi kalplerin özünü bilir.

Mesele şu: Ataları üzerinde bulduğumuza göre mi uyacağız yoksa ayetlerin/delillerin tuttuğu ışığa göre mi uyacağız.

Elhamdülillahi Rabbil alemin: Değerlendirme alemlerin Rabbi Allah'a aittir. VesSELAM

Ali İmran 7. Ayet "fi kulubihim zeyğun" olma "erRasihune fil ilm" ol ki kitap ile aydınlanma yaşayabilesin diyor...
Her okur ya "fi kulubihim zeyğun" olarak okur ya "erRasihune fil ilm" olarak okur. "erRasihune fil ilm" ilimde derinleşenler diye birileri değildir. "fi kulubihim zeyğun kitabı emeline alet etmeye koyulandır, rasihune fil ilm ilimde tutarlı ve sağlam yaklaşım üzere olandır. Fi kulubihim zeyğun kafasındakine müteşabih yani benzeşik kelimeler peşinde koşar rasihune fil ilm her kelimeyi kendi bağlamında ve her cümleyi kendi bağlamında tutarlı bir bütünlük üzere anlamaya bakar. Fi kulubihim zeyğun kitabı kafasına göre yorar rasihune fil ilm kitabın aydınlığına akar. Aydınlanmanın ve inanmanın olmazsa olmaz şartı rasihune fil ilm olmaktır ve ancak rasihune fil ilm olanlar amenna der kitabı anlar ve iman eder. Rasihune fil ilm ilimde derinleşenler diye elit ulema evliya etiketli birileri olsaydı Kur'an'ın herkese hitap olması anlamsız olurdu ve ilimde derinleşenler diye elit birileri dışında kimsenin kitaba imanı diye bir şey olmazdı. Rasihune fil ilm elit birileri olsaydı Araf suresi 3. Ayetin hiçbir anlamı kalmazdı.

3.7.Mesajı sana indiren O’dur. Ondan Mesajın esası olan net hükmolunmuş deliller de vardır benzeşikliği olan diğerleri de vardır. Kalplerinde eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak ve istedikleri gibi yormak için ondan benzeşikliği olanların ardına düşerler. Onun gerçek kastını sunmayı ancak Allah bilir. İlimde tutarlı duruşu olanlar “Biz ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. İllaki yaklaşımı makul olanlar düşünüp anlar.